Konuşma Serisi: Beğeninin Ekonomik & Politik Yönü

Ne kadar ve nasıl kontrolündeyiz?
Beğeninin teknik, anlamsal (semantik), psikolojik, ekonomik ve politik yönleri üzerine konuşma serisi
 
Deniz Defne Acerol ve Tolgay Keskin olarak, sanat ve tasarım ile ilgili fikirler üzerine konuşmayı ve nedensellikler ile düşünce zincirleri oluşturmayı çok seviyoruz.
Halka Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği de “beğeni” olgusu üzerine hazırladığımız bu söyleşi dizisini halka sanat/ galeri’de ağırlamayı kabul etti.
Üç ay boyunca üç oturumdan oluşan söyleşide “beğeni” olgusunun teknik, semantik, psikolojik, ekonomik ve politik yönleri üzerine katılımcılar ile konuştuk.
 
Eğitim ve formasyonumuz, ekipmanımız, genetik yapımız, fiziksel kapasitemiz ve tüm bunların niteliği/niceliği beğenimizi nasıl etkileyebilir? Teknolojik gelişmeler ve paradigma değişimleri ile beğenilerimiz de evrim geçirir mi? Takdir ve beğeni arasındaki ilişki nedir?
Evrensel arketipler, sembol ve anlam arayışımız, kişilik özelliklerimiz ve ruh halimiz beğenimizi nasıl etkileyebilir? Deneyimlerimiz, anılarımız ve dünyaya bakış açımızdaki değişimler ile beğenilerimiz de evrim geçirir mi? Sevgi ve beğeni arasındaki ilişki nedir?
Ülkelerin bir çağdaki dinamikleri, toplumsal seçimler ve zamanın ruhu, sosyallik ve uyum, maddi yeterlilik ve doyum beğenimizi nasıl etkileyebilir? Farklı zümrelere ve durumlara zorunlu/gönüllü uyum sağlayınca beğenilerimiz de evrim geçirir mi? Değer ve beğeni arasındaki ilişki nedir?
Yaratıcının ve izleyicinin beğenilerine yönelik bakış açılarını, nedensellikler ile çok boyutlu araştırdık. Sanat tarihinden ve günümüzden örnekler ile inceledik. Beğeninin göreceliliğini birlikte sorguladık.
 
Tüm konuşmaların düzenlenmiş metnini beğeninize sunuyoruz. Keyifli okumalar.
 
söyleşi mekânı:
halka sanat/ galeri
 
Caferağa Mh. Bademaltı Sk. No:24 Moda Kadıköy söyleşi tarihleri:
beğeninin teknik yönü: 22.04.2018
 
beğeninin semantik ve psikolojik yönü: 20.05.2018 beğeninin ekonomik ve politik yönü: 23.06.2018
halka sanat/ galeri ekibi:
İpek Çankaya, Bahar Güneş ve Yavuztan İnam
 
yazıya geçirme, düzenleme ve tasarım:
Tolgay Keskin
 
Filtre Platform
Filtre Platform; sanat, zanaat ve tasarım ile ilgili konularda araştırmayı, fikir geliştirmeyi ve yaratmayı sağlayan davetkâr ve sosyal bir etkinlik platformudur. Çeşitli ortaklıklar ile kentin çeşitli mekânlarında atölyeler, konuşmalar ve geziler düzenler. Hazine avcısı gibi keşfetmeye önem veren Filtre Platform, süreçlerin, etkinliklerin ve ürünlerin özgün, alternatif ve yaratıcı olmasına odaklanır.
Filtre; malzemeleri, algıyı ve bakış açılarını dönüştürmeye yarayan bir araçtır. Filtre Platform da aynı şekilde dönüştürücü ve ilham doludur. Sanat/Tasarım profesyonelleri ve öğrencileri ile sanat, zanaat ve tasarıma meraklı olan herkesi keşfetmeye, yaratmaya, dönüşmeye ve dönüştürmeye davet eder.
 
Halka Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği
Her türlü sanat faaliyetinin, bağımsız sanat girişimlerinin ve gençlerin sanat alanlarında etkinliklerinin arttırılmasına yönelik çalışmalar yapmak, bunların paylaşımı, desteklenmesi, çağdaş sanat ve kültürün yaygınlaşması, gündelik yaşam ile buluşturulması ve çeşitli sosyal ve ekonomik kesimden insanların sanata erişimlerinin arttırılması amacıyla 2014 yılında İstanbul'da kurulmuştur.
halka sanat projesi'nin vizyonu doğrultusunda, Halka Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği, kültürü geniş anlamıyla ele alır. O yüzden, sanat faaliyetleriyle sınırlı kalmamak üzere yaşanabilir sosyal çevre, permakültür, ekoloji ve sürdürülebilirlik alanlarında araştırma, eğitim ve yaygınlaştırıcı diğer faaliyetler yolu ile bu alanların uygulaması, bilinirliğinin attırılmasına ve yaygınlaştırılmasına katkı sağlamak derneğin kuruluş amaçları arasındadır. Dernek merkezi İstanbul, Moda'da bulunan halka sanat/ galeri'dir; şubesi yoktur.
Halka Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği çalışma alanı içinde olan konularda araştırma yapar, eğitim, seminer, konferans ve benzeri etkinlikler düzenler; yayın yapar, bağış ve yardım kabul eder; ayni ve nakdi destek fonlarına başvurur, yurt içi ve yurt dışında ortak projeler gerçekleştirir.
 
Deniz Defne Acerol
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Resim Bölümü’nden 2013 senesinde dereceyle mezun olan Defne Deniz, Sakıp Sabancı Sanat Ödülü’nü kazanmış ve aynı yıl ilk kişisel sergisini Harmony Galeri'de açmıştır. Pek çok karma sergide yer alan Deniz Defne, 2016 senesinde Mamut Art Project’e seçilmiş ve 2018 yılında Galeri Selvin'de ikinci kişisel sergisini açmıştır. Figüratif bir resim anlayışı olan sanatçı, eserlerinde antropomorfik karakterlerin yer aldığı hayalî mekânlar kurgular.
 
Tolgay Keskin
Mimar ve müzisyen. Özel Üsküdar Amerikan Lisesi’nden 2005 senesinde ve Yeditepe Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden 2010 senesinde onur dereceleriyle mezun olan Tolgay, İTÜ Mimari Tasarımda Bilişim Yüksek Lisans Programı ve Bahçeşehir Üniversitesi Caz Okulu’nda eğitim almıştır. 34728 Mimarlık-Tasarım’ın kurucu ortağıdır. İstanbul’da tasarım odaklı söyleşi (Yaratan Disiplinler) ve gezi etkinlikleri (Uzun Yol) düzenler. 2018 yılında sanat, zanaat ve tasarım alanlarında alternatif ve özgün etkinlik platformu olan Filtre Platform’u kurmuştur.
 
BEĞENİNİN EKONOMİK & POLİTİK YÖNÜ
 
Tolgay:
Beğeni söyleşi dizisinin ilk konuşmasında beğeninin teknik yönü üzerinde durmuştuk. Bir işin veya izleyicinin teknik donanımı ve pozisyonu, işle izleyici arasında kopukluk olmadan iletişimin sağlanması konusunda etkilidir. Beğeninin psikolojik ve anlamsal yönü ise kişisel tercihleri etkiler. Bugün beğeninin politik ve ekonomik yönü hakkında konuşacağız. Toplumun ve belli zümrelerin kültürel alışkanlıkları ile baskısının, çağın durumunun ve modaların kişinin beğenisi üzerindeki etkileri üzerinde duracağız. 
Önceki konuşmada Duygu, çok ünlü ve onaylanmış bir eseri beğenmeme hakkımızı sorgulamıştı. Deniz de şöyle bir açıklama getirmişti: bir işi, başarılı tekniğinden, akademik camianın kabulünden ya da tarih boyunca kanıtlanmış klasik değerinden bağımsız olarak beğenebiliriz veya beğenmeyebiliriz. Bu bir tercih meselesidir. 
 
Deniz:
Hatta şöyle de eklemiştim: Mimar Sinan’daki resim eğitimim sırasında hocalar, resim dilini öğrenmemiz için sanat tarihinden bazı ustaları kendimize örnek olarak seçmemizi istiyorlardı. Mesela Rubens’e hiçbir zaman bir sempati besleyemedim. Onun resimde kullandığı teknik, malzeme ve yöntem farklı. Bana hitap etmiyor. Desenci bir yaklaşımı tercih ediyorum.
Tolgay:
Bir yanda da beğenilerimiz tasvip edilebiliyor veya aşağılanabiliyor. 
Deniz:
Bunun beğenimizin sosyal çevremizdeki yeriyle ilgisi var. Bir sosyal çevre edinmek için beğenilerimizi değiştirebiliyoruz.
Tolgay:
Lise’de sığındığım arkadaş grubundakiler manken kızları, hız arabalarını ve pop müziği beğeniyordu. Benim farklı, aykırı ve niş beğenilerim olsa da seneler boyunca manken kızları, hız arabalarını ve pop müziği beğenmeye çalıştım.
Deniz:
Belki de pop, senin daha dışa dönük ve pozitif hâlini temsil ediyordu. 
Tolgay:
Evet, pop kültüründe bile beğenime bir nebze hitap edecek örnekleri bulmaya çalışmışımdır. Yine de dışlanmamak için asıl beğendiğim kültürü kendime saklıyordum. O arkadaşlarıma beğendiğim tipleri gösterdiğim zaman onların beğenisine uymadığı için beni ve beğenimi aşağılıyorlardı. Burada baskı ve maruz kalma da var.
Deniz:
Hong Kong’da doğdum. Hong Kong farklı ülkelerden gelen toplulukların yoğun olduğu bir yer. O yüzden Türkiye’ye 2000’lerde gelen çoğu çizgi filmi önceden izleme veya kitabı okuma şansım olmuştu. Bundan dolayı çok farklı bir kültür ve beğeni anlayışım vardı. Türkiye’de okula başladığım zaman tuzlu sudan tatlı suya atılmış balık gibi olmuştum. Hiç kimseyle ortak bir beğeni noktam yoktu; toplumun beğenilerinin çok dışındaydım. Çocukken bu duruma bir nebze aldırmamış olsam da yetişkinlikteki aynı anlaşmazlıklar zor oluyor. O yüzden kendimi topluma adapte etmeye çalışıyorum. Belki bazı şeyleri zorla beğeniyorum.
Tolgay:
Gruptan dışlanma ve tasvip edilmeme korkusu…
Deniz:
Piercing, dövme ve sigara içmek de aynı şeyin parçası mı? Tuvalette kaçak sigara içmek, kaşın veya kulağın bantlı gezmek gençken çok havalıymış gibi gelirdi.
 
Bahar:
Onlar da kendilerini diğerlerinden öyle ayırıp bir topluluk oluşturuyor. Ait olma ihtiyacı…
Tolgay:
Ne kadar bireysel beğeni tercihlerimiz olsa da sansür uygulanabiliyor veya bunlar propaganda öğesi hâline gelebiliyor. Beğenimiz aşağılanırsa kendimize sansür uygulayabiliyoruz. Şöyle bir örnek vereyim: çok iyi bir iş var ve o işi beğenmeme gibi bir durumun yok. Beğenmezsen sana cahil diyebilirler. Bu durum nedir?
Deniz:
Ülkenin ve dünyanın dinamikleri bu konularda önemli. Bazı koleksiyoncular ve sanat piyasasında söz sahibi olmak isteyen kişiler kendilerine danışman tutuyorlar. Sadece danışmanlarının ve sosyal çevrelerinin onayladığı işleri alıp onaylanan sergilere gitmeye özen gösteriyorlar. Henüz onaylanmamış bir sergiye gitseler veya bir sanatçıyla birlikte görünseler, çevrelerinden kabul görmeyeceklerini sezdikleri için onlardan uzak duruyorlar. Türkiye’de sanat daha çok yeni… Bugüne kadar bir birikim oluştu. Sonrası farklı olacak belki.
Tolgay:
Akademi ve üst zümreler, belli işlerin beğenilmek zorunda olduğunu diretebiliyorlar. Bu tip durumlarda akademi aslında neyi söylemeye çalışıyor? Sanat tarihinde akademiye sırt çeviren birçok akım oldu. 
Deniz:
Akademik eğitim daha tutucu ve sert… Bir anlamda herkesi benzer bir disipline sokuyor. Bazen akademinin dışında kalanlar o piyasaya yenilik getirme konusunda daha başarılı olabiliyorlar. Bundan kastettiğim ise konuyla ilgili temel bilgileri öğrenip kendi geliştirdikleri teknikle bir fark yaratmaları.
Tolgay:
Ben de teknik gelişimin akademinin en önemli kısmı olduğunu düşünüyorum. Bir öğrenci, gelecek hayatında her türlü hedef kitle ile iletişim kurabilmek için, odaklandığı bir tekniği seneler boyunca geliştiriyor. 
Deniz:
Günümüzde sanat tarihi için şöyle deniyor: yapılmış ve yapılacak olanlar sanat tarihinde işlendi. Bu savdan hareketle temel değerler ve biçimler bir kenara bırakılıyor. Teknik yetersizlik ve bilinçsizlik ile estetik değerlerden uzak işler üretilmiş oluyor. Sanat tarihinde çok kullanılmış belli başlı biçimler var. Bunların öğretilmesi lazım. Bir duruş neden önemli? Atı neden öyle koyuyor? Çünkü öyle koymasa çirkin görünecek.
Bahar:
Resmin evrensel kuralları var. Bu işle ilgilenenlerin bu kuralları bilmesi gerekiyor. Akademi denince benim aklıma otorite geliyor. Otorite figürü olarak akademi, sana neyin doğru olduğunu söyleyemez. Hepimiz güce ve otoriteye tapıyoruz. Bu da eleştirel düşünmenin önüne geçiyor. 
İstedikten sonra bilgiye her şekilde ulaşabiliriz. Akademinin bana kazandırmasını istediğim şey bilgelik. Yani o eleştirel düşünce… Zaten bizde Osmanlı’dan gelen biat kültürü var. Amire, müdüre, eşine, öğretmenine ve ailene biati dikte eden bir kültürden gelmişiz. Bir hocanın dediğine “Hayır, o öyle değil!” diyen bir beyinle henüz karşılaşmadım.
Tolgay:
Ben dedim ve alçak bir not alıp geçtim. Üniversitede yaşadığım bir örneği anlatayım. Dört dörtlük bir binayı hocaya az göstererek tasarlamıştım. Tasarladığım bina sınıfın en iyi projesi olarak ilan edilse de hocanın otoritesinin altında çalışmadığım için bana düşük not verilmişti. 
Deniz:
Üniversitedeyken ben de benzer bir durumla karşılaşmıştım. Bazı hocalar teknikle alakasız olarak kendi seçtikleri kişiye göre puanlama yapıyorlardı. Bunun yanı sıra resmin temellerine dair ve çok faydalı akademik eleştiriler de almıştım.
Tolgay:
Kıyaslamadan bahsediyoruz. Belki de beğeni asıl yerini hep kıyasla buluyor. Bir şeyi tek başına nasıl değerlendirebilirsin? Sırf içgüdüsel olarak mı? Daha çok beğendiğin bir şey çıkınca eskisinin pabucu dama mı atılır?
Deniz:
Kendimi geliştirmek için en iyi resimlere bakmaya çalışıyorum. Dünyanın çeşitli yerlerinden sanatçıları takip etmemi sağlayan bazı siteler var. Onlarda oldukça sık vakit geçiriyorum. Başta beğenmediklerimi çok sık gördükçe kendime yakın bulmaya bile başlıyorum. Beğenilerim çorba oluyor. Neyi onayladığımı, neyin doğru olduğunu ve aslımı unutmaya başlıyorum. Aslında bu çok iyi bir şey değil çünkü belli tekniklerde iş üretmek gerekiyor. Resimde her tekniği kullandığın zaman iyi olmuyor. Bir hiyerarşi oluşturman gerekiyor.
Tolgay:
Bazen bir eğitmenden kişisel yorumuna izin verilmeyen yoğun bir teknik eğitim sonucu kendini unutabiliyorsun. Ancak o tür eğitmenlerin de şöyle bir iddiası var: Önce teknik bilgiyi öğren, sonra tüm öğrendiklerini unut. Öğrendiklerin beyninde demlenip bir altyapı oluştursun. Sonradan kendi sesini eklediğinde iyi bir altyapı ile istediğin yorumu özgürce ve ustaca yapabilirsin. Bu durumda o altyapı seni sıkıca tutan bir sabit oluyor. Teknik yeterlilik bir refleks haline geliyor artık. O teknik altyapı olmazsa beceriksiz bir kakofoni olurdu.
Deniz:
Öğrencilerime ders verirken en çok çekindiğim şeylerden biri özgün olmamalarıydı. Onlara belli bir tekniği gösteriyordum. Bu tekniği öğrenmek, takip edilmesi gereken kurallar net olduğu için kolay. Ancak çok iyi öğrenildiği zaman benim taklidim olma riski var. Öğrenciyi anlayıp onun içindeki cevheri ortaya çıkarmaya yönelik eğitim verebilmek zor ve zaman isteyen bir şey.
 
Tolgay:
Üniversitedeki mimari proje derslerinde çıkan tasarımlara baktığında her hocanın öğrencilerinin aynı türde işler çıkarmış olduğunu görüyorsun bazen. Kimsenin sesi ortada kalmamış. 
Otoriteye paralel olarak dikte ve propaganda konusuna girelim. İnsanın beğenisine hitap eden bazı temel şeylerin siyasi propaganda amacıyla kullanılması üzerine konuşalım. 
Deniz:
Sonuçta renklere karşı bile insanların koşullanmaları var. Kırmızı, gücü sembolize ediyor. Arketiplere yönelik anlamlara hâkim olduğun zaman izleyiciye hitap edebiliyorsun. Reklamcılar insan psikolojisinden daha iyi anlıyorlar mesela. Neyin daha çok dikkat çekebileceğini biliyorlar.
Tolgay:
Pazar araştırmacıları, Jung’un on iki arketipi üzerinden yaratılan bir motivasyon çemberi ile çalışıyorlar. İddialarına göre insanlar sekiz adet motivasyondan biri veya birkaçı ile bir eylemi yapabilirlermiş. Örneğin, kahverengi ile kodladıkları tutucu ve geleneksel motivasyona ince belli bardakta çay içmeyi, dantelli örtüler örtmeyi ve tatlı olarak aşure yemeyi dâhil edebiliriz. Ancak başka hiçbir içeceğine güvenmediğin bir yerde güvenlik amacıyla ince belli çay içmen mavi renk ile kodlanan güvenlik motivasyonun ile ilgilidir. Mor ile kodlanan görmemişçe hava atma ve güç motivasyonu, manken, spor araba ve pop müzik beğenen lise arkadaşlarıma uyuyordu. Markalar da hedef kitlelerin motivasyonuna göre ürün manipülasyonu yapıyorlar. O zaman beğenilerimiz de motivasyonumuza göre dönüşebiliyor mu?  
Deniz:
Takip ettiğim bir klinik psikolog, depresyondaki insanların bulundukları ruh hâlinin sadece kendilerine has olduğunu zannettiklerinden bahsediyor. Ama depresyondaki çoğu kişi benzer düşüncelere ve duygulara sahip. Aslında düşündüğümüz kadar yalnız değiliz. Çoğu insan benzer motivasyonlara ve endişelere sahip.
Su:
Sahil yolunda yürürken çok güzel pembe bir bulut gördük. İnsanlar bulutun fotoğrafını çekmeye başladı. “Herkes aynı hareketi yapıyor. Ne kadar komik,” dedim. Sonra yanımızdan geçen bir adam “Herkes aynı şeyi yapıyor. Ne komik,” diye aynı cümleyi söyledi. Herkesin her şeyi ortak yani.
Tolgay:
Kendini özgün, özel ya da niş hissetmen bile kodlanmış bir motivasyon. Aslında bütün nişler de bir ana akım. Çok önemli bir icat yaptığını sanıyorsun, ama bu zaten bulunmuş ve gelecekte de birileri onu yeni bulduğunu zannedecek. 
Deniz:
Takip ettiğim bazı iyi ressamlar, işlerimizi internete yüklerken fikir hırsızlığından çekinmememiz gerektiğini belirtiyor. Bunun sebebi sıra dışı zannettiğimiz bir fikrimizin bugüne kadar başka sanatçılar tarafından muhtemelen yapılmış olması. Eserlerimiz ve fikirlerimiz zannettiğimiz kadar özgün değil maalesef. Sanat tarihini öğrenip üstüne ilave ederek ilerlemeye çalışıyoruz.
Tolgay:
Moda konusuna da girmeye başladık. Modacılar ve markalar çağın motivasyonunu kullanıyorlar. Her çağ kendi mottosunu oluşturuyor. Örneğin 2000’ler başında aldığım İspanyol paça bir kot pantolonu şu anda giyemem. Ama – bırakın 60’ları veya 70’leri – 2000’lerin başında giyebiliyorduk. O zamanlar da deriye yapışan kot pantolonu zaten yadırgardık ya da farklı bir grubun sembolü olduğunu sanırdık. Zaten beyin, göz ve psikoloji bir şeye çok maruz kaldığında alışıyor. Yarın bir gün neyi beğeneceğimiz bir muamma aslında. 
Miray:
Bir yandan eskiden beğendiğin de ortadan kalktığı için yeniyi beğenmek zorunda kalıyorsun. İnsanlar etrafındakilerin giyim tarzına öykündüğü için giyinmiyor aslında; her yerde aynı ürünler satıldığı için herkes aynı şeyleri giyiyor. 
Tolgay:
Özgün giyinip dolaşsan nasıl görünürsün? Kadıköy’de pek bir çatışma olmaz ama Bağdat Caddesi biraz daha tutucudur. Orası biraz daha ana akım ve modaya uygun olmanı ister. Aykırı olursan en fazla “sanatçı” derler. Kadıköy’de insan biraz daha rahat ediyor. Otorite ve baskı ile ilgili yine. 
Deniz:
Eğer özgün giyim tarzını kendine çok yakıştırırsan, insanlar özenebilir de.  
Miray:
Ben bir ara çok renkli giyinirdim. Herkes bakıp beni deli zannederdi. 
Bahar:
Çok renkli, gösterişli ve dikkat çekici şeyleri sevmiyorum. Aslında bütün tekstiller ve kullandığınız aksesuarlar kendilerinden başka anlamlara işaret ediyor. Bazen kendimizi dış görünüşümüzle ifade ediyoruz ama bu konuda bir akımı takip etmiyorum. Gerçi o durumda da bir tür beğeninin içine giriyorum. 
Modaya uymak zorunda değiliz. Ancak bunun ekonomik bir yükü var. Her sene modaya uyup gardırop yenilemek belirli bir sınıfa mahsus. Kullandığı iletişim araçlarıyla moda, farkında olmadan bizi ve beğenilerimizi etkiliyor; burada özgür bir beğeniden bahsedilebilir mi bilmiyorum.
Deniz:
Sonuçta o günün düşüncesi, politik görüşü ve ruhuna göre bir moda oluşuyor. 
Tolgay:
2000’ler başında Bağdat Caddesi’nde tayt veya eşofmanla gezmek imkânsızdı. Bir nebze pahalı elbiselerinle sokağa çıkardın. Ceket giyerdin mesela. İstiklal Caddesi’ne şapkasız çıkılmadığı bir dönem varmış. O zamanlar birisi Bağdat Caddesi’nde taytla dolaşsaydı garip bakılırdı.
Deniz:
Şimdi de garip bakılması tuhaf karşılanıyor. 
Bahar:
Özgürlükler…
Tolgay:
O zamanlar, “Tayt veya o tip ucuz tekstil malzemeleriyle yaratılan görüntünün Bağdat Caddesi’nde yeri yok; burada sadece pahalı şeyler giyilir!” gibi bir algı mı yaratılmıştı? 
Miray:
Okullarda da bu durum geçerli. Mimar Sinan’da okuyanların belli bir tarzı var. Mimar Sinan’da iki yıl tekstil bölümünde okurken Nişantaşı’ndan gelen öğrenciler vardı ve öteki öğrenciler onlara itici gözlerle bakıyordu. Orada okumadıklarını iddia ediyorlardı. Bu da beğeninin dışında kalıyor. 
Tolgay:
Moda dâhilinde beğenilerimizin ne kadar kontrolünde olabiliyoruz? Bilerek sansür mü uyguluyoruz? 
İlk oturumda takdir ve beğeniyi ayırmıştık. İkinci oturumda ise sevgi ve beğeninin farkı hakkında konuşmuştuk. Bu sefer de değer ve beğeni ilişkisini konuşabiliriz. Maddi paha ve bir şeye değer verme ile beğeni arasındaki ilişki nedir?
Deniz:
Üstüme altın kolye takabileceğimi zannetmiyorum çünkü estetik olarak beğenmiyorum ama bu altının değerini düşürmüyor.
Tolgay:
Örneğin bir müşteri, bir Akdeniz kasabasındaki tarihî bir Türk evini – Doğu Anadolu kültürünün mobilyalarını da kullanarak – Osmanlı temalı bir balıkçı lokantasına çevirmek üzere restore etme talebinde bulunabiliyor. Türk evinin çeşitli cephe elemanlarına altın sprey sıkabiliyor. 
Bahar:
O da onun beğenisi. Şimdilerde Osmanlı’ya dönüş var çok fazla. Osmanlı dizileri veya Osmanlı tarzında kafeler yükselişe geçti. Geçmişe özlem mi yoksa güç mü?
Miray:
Ben bunun beğeni dışında olduğunu düşünüyorum. Beğeni belli sınırlarda kalmalı. Beğeninin insanlar üzerinde böyle bir baskı uygulaması gerekmiyor. Onlar bu tür beğenileri, bir baskı uygulayacak şekilde ortaya çıkarıyorlar.
Deniz:
Sırtımızı dayayacak bir geçmiş ve bağ kurabileceğimiz bir kültür arıyoruz. Osmanlı’ya dönüş bu ihtiyaçtan kaynaklanıyor olabilir. Hepimiz burada olmaktan memnunuz ve biz buyduk.
Bahar:
Tek tipleştirmeye yönelik ideolojik bir yaklaşım… Beğeninin biricik bir şey olması gerekmiyor mu? Moda, biricik olmadığından dolayı, beğeni konusuna girmiyor o zaman. Kitle kültürü ile kültür endüstrisinin yarattığı ve biricikliğini yitirmiş şeyleri seviyoruz zaten. Maruz bırakılan biziz ve onu seviyoruz aslında. Mecburuz. Bu kişisel değil, toplumsal bir beğeni oluyor o zaman; ki öyle bir kavram var mı bilmiyorum. 
Deniz:
Aslında kendimizin olduğunu zannettiğimiz düşünceler bile bize ait değil. Bir yerlerde duyduğumuz ve sonradan özümsediğimiz şeyler. 
Tolgay:
Belki o zamanlarda beğenmiyoruz ama değer veriyoruz. Verdiğimiz değer, bir gruptan dışlanmamamızı veya iş sahibi olmamızı sağlıyor. O yüzden bazı şeyleri beğenmesek de onlara değer veriyoruz. 
Maddi paha, şatafat ve beğeni konuları üzerinde biraz daha duralım. Dünyada az bulunan nesnelere çok paha biçiliyor. Özellikle de önemli bir fiziksel özelliği varsa... Mesela altın, az bulunmasından, paslanmamasından ve elektriği iyi iletmesinden dolayı çok pahalı. Dünyadaki yeterliliği ve kapasitesi de bununla çok ilgili. Ama her nadir ve değerli nesneyi de bizim beğenmemiz gerekiyor mu? Çok ucuz olan nesneleri de beğenip onlara değer verebiliriz sonuçta. 
Deniz:
Manevi anlamı var. Evine giren hırsız bir şeyleri çalıyor. Maddi hiçbir değeri yok ama manevi olarak paha biçilmez. 
Miray:
Bizim evimizde iki tane kırk yıllık eski bakır kazan ile bir tane yetmiş yıllık sandık var. Bakır kazanları parlattırdık ve üstüne cam kestirdik. Biraz yamuk duruyor ama salonun ortasına sehpa oldu. Manevi bir değeri var. 
Tolgay:
Bizde de öyle eşyalar vardı. O kadar da beğenmiyorduk ki… Atsan atılmaz, satsan satılmaz. Manevi olarak çok değerli ama evde yeri yok. 
Deniz:
Param olsaydı Japon baskılarının peşinden koşardım. Daha klasik eserlerin, özel ressamların ve heykeltıraşların objelerini arardım. Enteresan, kendine has ve benim dışımda kimsede olmayacak eserleri bulmaya çalışırdım.
Tolgay:
Değer, otorite ile alakalı bir şey olabilir. Bir anının veya duygusal yakınlığın yarattığı etki de beğenimiz üzerinde bir otorite olarak görülebilir.  
Arzuların dünyayı yönettiğini söyleyebiliriz. Arzulara göre her şeyi yapıyoruz. Arzuları da beğenilerin yönettiğini söyleyebiliriz. Markalar, tasarımcılar ve sanatçılar, işlerini satabilmek için kendilerini beğendirtme derdindeler. Maslow hiyerarşisinin en üstündeki şey beğeni belki. Beğeni, son ihtiyaç. Eskiden beğeni olgusu günlük hayatı bu kadar etkiliyor muydu? Yoksa beğeniden hiç bahsedilmeden sadece takdir, sevgi ya da değerle mi işler yürüyordu? 
Deniz:
Biraz da lüks bir şey değil mi o açıdan baktığında? Eski zamanlardaki eğitim veya evlendirme sisteminde her şey çok kısıtlıydı. Çünkü hem maddi hem de tıbbi açıdan imkân yoktu. Ayrıca eski zamanlarda bir düzen varmış. Şu anda toplum kaotik bir duruma kaymış gibi görünüyor. Kimisi bundan memnun ama genel olarak insanlar daha mutsuz, yalnız ve depresif gibi.
Tolgay:
Görücü usulü eve aldığın hanımda herhâlde beğeni söz konusu değildi. Daha çok ev hanımlığını takdir ediyordun. İşlevselliğine bakıyordun. Belki beğendiğin ya da sevdiğin birisi değildi. Bu devirde mi beğeni bu kadar öncül oldu?
Deniz:
Daha ziyade çağın ruhu bu biraz: canın ne istiyorsa onu yap. Sorumluluk almadan keyfine bak. 
Tolgay:
Üniversitedeki proje derslerinden örnek vereyim. Her üst proje dersinde teknik yeterlilik seviyesi artıyor. Her sene teknik donanımın arttıkça daha karmaşık ve çok katmanlı binalar yapmaya çalışıyorsun. Eğitmenin işi, bu çok katmanlı durumda hedef kitlenle iletişim frekansını yakalayabilmeni sağlayacak teknik bilgiyi aktarmak. Daha sonra da ilgi duyduğun alanı keşfetmen yolunda yardım etmek ve içine sineni yapmanı sağlamak. Bir eğitmen, kendi ideolojisi veya beğenisini dayatmak yerine öğrencisinin beğenisine göre yapacağı iş hakkındaki teknik donanımı aktarabilir. 
Deniz:
Teknik donanıma sahip özgün bireyler yetiştirmek…
Tolgay:
Ama ekonomik ve politik boyut, otorite ve sansüre götürüyor. 
Deniz:
Sen ve hocan yaptığın işten memnun olsanız da dışarıya çıktığın zaman kendini törpülemen gerekebiliyor. 
Tolgay:
Bunlar bir meydan okuma… Bunları da aşmak için yöntemler araştırabilirsin. Sosyal yaşamın bir götürüsü. 
Deniz:
Veya toplumun beğenisine göre kendini geliştirmekten ziyade öyle bir teknik kapasiteye kavuşacaksın ki kimse seni reddedemeyecek. 
 
Tolgay:
Beğeninin konuştuğumuz tüm yönleri, psikolojideki ilkel dürtü, ego ve süper egoya benziyor. İlkel dürtüde bir şeyin istenme potansiyeli vardır. Beğeninin teknik yönü de bu potansiyele paralel. Ego devreye girince, isteğin artık tercih meselesi hâline gelir. Beğeninin anlamsal ve psikolojik yönünde de tercihler devreye giriyordu. Süper ego da – din, politika, sanat, kültür ya da bilimle – o isteğini tasvip eder veya sansürler. Beğeninin ekonomik ve politik boyutu da süper ego gibi. 
Bahar:
Ben genel bir sonuç çıkardığımda herkesin kendi beğenisini oluşturması için özgür bir ortamın gerektiğini düşünüyorum. Bir hoca, öğrencisinin kendi sınırlarını keşfetmesini sağlamalı. Nelere maruz kaldığımızı bilmeden beğenilerimiz özgür değil.
Deniz:
Aslında topluma çok aykırı kalmayacak şekilde kendi karakterini oluşturup mesleğini icra etmeye ve kendine bir yer edinmeye çalışıyorsun.