Konuşma Serisi: Beğeninin Teknik Yönü

Üç Oturumlu bu söyleşinin diğer iki oturum notları KALEM sayfamızda...
 
Ne kadar ve nasıl kontrolündeyiz?
Beğeninin teknik, anlamsal (semantik), psikolojik, ekonomik ve politik yönleri üzerine konuşma serisi
 
Deniz Defne Acerol ve Tolgay Keskin olarak, sanat ve tasarım ile ilgili fikirler üzerine konuşmayı ve nedensellikler ile düşünce zincirleri oluşturmayı çok seviyoruz.
Halka Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği de “beğeni” olgusu üzerine hazırladığımız bu söyleşi dizisini halka sanat/ galeri’de ağırlamayı kabul etti.
Üç ay boyunca üç oturumdan oluşan söyleşide “beğeni” olgusunun teknik, semantik, psikolojik, ekonomik ve politik yönleri üzerine katılımcılar ile konuştuk.
 
Eğitim ve formasyonumuz, ekipmanımız, genetik yapımız, fiziksel kapasitemiz ve tüm bunların niteliği/niceliği beğenimizi nasıl etkileyebilir? Teknolojik gelişmeler ve paradigma değişimleri ile beğenilerimiz de evrim geçirir mi? Takdir ve beğeni arasındaki ilişki nedir?
Evrensel arketipler, sembol ve anlam arayışımız, kişilik özelliklerimiz ve ruh halimiz beğenimizi nasıl etkileyebilir? Deneyimlerimiz, anılarımız ve dünyaya bakış açımızdaki değişimler ile beğenilerimiz de evrim geçirir mi? Sevgi ve beğeni arasındaki ilişki nedir?
Ülkelerin bir çağdaki dinamikleri, toplumsal seçimler ve zamanın ruhu, sosyallik ve uyum, maddi yeterlilik ve doyum beğenimizi nasıl etkileyebilir? Farklı zümrelere ve durumlara zorunlu/gönüllü uyum sağlayınca beğenilerimiz de evrim geçirir mi? Değer ve beğeni arasındaki ilişki nedir?
Yaratıcının ve izleyicinin beğenilerine yönelik bakış açılarını, nedensellikler ile çok boyutlu araştırdık. Sanat tarihinden ve günümüzden örnekler ile inceledik. Beğeninin göreceliliğini birlikte sorguladık.
 
Tüm konuşmaların düzenlenmiş metnini beğeninize sunuyoruz. Keyifli okumalar.
 
söyleşi mekânı:
halka sanat/ galeri
 
Caferağa Mh. Bademaltı Sk. No:24 Moda Kadıköy söyleşi tarihleri:
beğeninin teknik yönü: 22.04.2018
 
beğeninin semantik ve psikolojik yönü: 20.05.2018 beğeninin ekonomik ve politik yönü: 23.06.2018
halka sanat/ galeri ekibi:
İpek Çankaya, Bahar Güneş ve Yavuztan İnam
 
yazıya geçirme, düzenleme ve tasarım:
Tolgay Keskin
 
Filtre Platform
Filtre Platform; sanat, zanaat ve tasarım ile ilgili konularda araştırmayı, fikir geliştirmeyi ve yaratmayı sağlayan davetkâr ve sosyal bir etkinlik platformudur. Çeşitli ortaklıklar ile kentin çeşitli mekânlarında atölyeler, konuşmalar ve geziler düzenler. Hazine avcısı gibi keşfetmeye önem veren Filtre Platform, süreçlerin, etkinliklerin ve ürünlerin özgün, alternatif ve yaratıcı olmasına odaklanır.
Filtre; malzemeleri, algıyı ve bakış açılarını dönüştürmeye yarayan bir araçtır. Filtre Platform da aynı şekilde dönüştürücü ve ilham doludur. Sanat/Tasarım profesyonelleri ve öğrencileri ile sanat, zanaat ve tasarıma meraklı olan herkesi keşfetmeye, yaratmaya, dönüşmeye ve dönüştürmeye davet eder.
 
Halka Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği
Her türlü sanat faaliyetinin, bağımsız sanat girişimlerinin ve gençlerin sanat alanlarında etkinliklerinin arttırılmasına yönelik çalışmalar yapmak, bunların paylaşımı, desteklenmesi, çağdaş sanat ve kültürün yaygınlaşması, gündelik yaşam ile buluşturulması ve çeşitli sosyal ve ekonomik kesimden insanların sanata erişimlerinin arttırılması amacıyla 2014 yılında İstanbul'da kurulmuştur.
halka sanat projesi'nin vizyonu doğrultusunda, Halka Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği, kültürü geniş anlamıyla ele alır. O yüzden, sanat faaliyetleriyle sınırlı kalmamak üzere yaşanabilir sosyal çevre, permakültür, ekoloji ve sürdürülebilirlik alanlarında araştırma, eğitim ve yaygınlaştırıcı diğer faaliyetler yolu ile bu alanların uygulaması, bilinirliğinin attırılmasına ve yaygınlaştırılmasına katkı sağlamak derneğin kuruluş amaçları arasındadır. Dernek merkezi İstanbul, Moda'da bulunan halka sanat/ galeri'dir; şubesi yoktur.
Halka Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği çalışma alanı içinde olan konularda araştırma yapar, eğitim, seminer, konferans ve benzeri etkinlikler düzenler; yayın yapar, bağış ve yardım kabul eder; ayni ve nakdi destek fonlarına başvurur, yurt içi ve yurt dışında ortak projeler gerçekleştirir.
 
Deniz Defne Acerol
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Resim Bölümü’nden 2013 senesinde dereceyle mezun olan Defne Deniz, Sakıp Sabancı Sanat Ödülü’nü kazanmış ve aynı yıl ilk kişisel sergisini Harmony Galeri'de açmıştır. Pek çok karma sergide yer alan Deniz Defne, 2016 senesinde Mamut Art Project’e seçilmiş ve 2018 yılında Galeri Selvin'de ikinci kişisel sergisini açmıştır. Figüratif bir resim anlayışı olan sanatçı, eserlerinde antropomorfik karakterlerin yer aldığı hayalî mekânlar kurgular.
 
Tolgay Keskin
Mimar ve müzisyen. Özel Üsküdar Amerikan Lisesi’nden 2005 senesinde ve Yeditepe Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden 2010 senesinde onur dereceleriyle mezun olan Tolgay, İTÜ Mimari Tasarımda Bilişim Yüksek Lisans Programı ve Bahçeşehir Üniversitesi Caz Okulu’nda eğitim almıştır. 34728 Mimarlık-Tasarım’ın kurucu ortağıdır. İstanbul’da tasarım odaklı söyleşi (Yaratan Disiplinler) ve gezi etkinlikleri (Uzun Yol) düzenler. 2018 yılında sanat, zanaat ve tasarım alanlarında alternatif ve özgün etkinlik platformu olan Filtre Platform’u kurmuştur.
 
BEĞENİNİN TEKNİK YÖNÜ
 
Tolgay:
“Beğeni” üzerine konuşacağımız üç oturumluk söyleşide, birbirine açılan, birbirini doğuran ve birbiriyle nedensellikler kuran fikir zincirleri oluşturacağız. Bu zincirler bazen gelecek oturumların konularına girmeye başlayacak. Böyle zamanlarda fikir akışlarını duraklatıp gelecek oturumlara aktaracağız. 
Deniz ile ben tasarımcı ve yaratıcıyız ama bir yandan da izleyiciyiz. Bu söyleşi dizisinde değineceğimiz konulara da hem yaratıcı hem de izleyici açısından bakacağız. 
Deniz ile beğeni hakkında konuşurken, beğeninin ne kadar elastik ve plastik bir yapısının olduğunu keşfetmiştik. Teknik, semantik, psikolojik, ekonomik ve politik etmenler beğenilerimizi farklı yönlere çekiştiriyor ve dönüştürüyor. Bu dönüşümler bazen ilk hâline dönebiliyor (elastik) bazen de kalıcı (plastik) oluyor. Biz de her oturumun sonunda beğeninin göreceliliği ile beğenilerimizin ne kadar ve nasıl kontrolünde olduğumuzu sorgulayacağız. 
Bugün beğeninin teknik yönüne odaklanıyoruz. Teknik yönden kastettiğimiz ise eğitimimiz, formasyonumuz, kullandığımız malzeme ve araçlarımız (fırça, V.R. gözlük, yazılım programı, tuval), genetik yapımız (mutasyonumuz, hassas algılarımız, fiziksel eksikliğimiz ve fazlalığımız), diğer kişilere kıyasla fiziksel kapasitelerimiz, antrenmanımız ve tüm bunların niteliği ile niceliği. Tüm bunlar beğenimizi nasıl etkiler?
Deniz:
Resimde beğeniden söz edebilmek için öncelikle teknikten çok iyi anlamak ve malzemenin sınırlarını bilmek gerekiyor. Hayatınızın bir evresinde resim malzemelerini denemek ve sanat tarihinden haberdar olmak gerekiyor çünkü bir yargıya, teknik bir detaydaki ustalığın farkında olarak ulaşabilirsiniz. Bazı şeylerin temellerinin sizde doğru oturmuş olması gerekiyor. Mesela bir çizimde perspektif ve biçim hataları ilk olarak dikkatimizi çeker. Oradaki hataya gözümüz takılır ve beğenme kısmına geçemeyiz bile. Bir resme bakarken onun yanlış çizilmiş yerlerine takılabilirsin; hâlbuki o resmin çok farklı değerleri olabilir. 
Sanattan anlamak için de teknikten haberdar olmak önemli. Tekniğe iyi hâkim olmak içinse çok fazla çalışma yapmanız ve kendi ruhunuzu terbiye etmeniz gerekiyor. Resmin temeli desendir. Resimde iyi bir tekniğe sahip olmak istiyorsanız iyi bir desen çiziyor olmanız gerekiyor. Doğru desen yapabilmek için saatlerce çalışmanız, hele düzgün bir çizgi çekebilmek için bazen nefesinizi tutmanız bile gerekiyor. Bu aslında insanın kendi ruhunu terbiye ettiği bir durum. 
Resmin temeli, çevremizde gördüğümüz olayları, durumları, biçimleri ve karakterleri kâğıda aktarabilmek. Bu da gözlemleme yeteneği demek oluyor. İyi bir beğeniye sahip olabilmek için iyi bir gözlemci olmak gerekiyor. Gözlem yapmak da sabır işi. Gözlemi, bir kişiyi veya biçimi saatlerce izleyip onun oranlarını keşfetmek ve onun etrafıyla olan ilişkisini anlamlandırmak olarak tanımlayabiliriz.
Tolgay:
Ben konuya “işin sergilenmesi” açısından yaklaşacağım. Sergilemenin akışkan olarak değişebilen üç farklı kategoride olduğunu düşünüyorum: teşhir, anket ve diyalog. 
Bir şey diyaloğa kapalı şekilde sadece teşhir edilebilir. Veri toplama amacıyla bir aracı olarak yerleştirilebilir. Veya birisinin iç ve dış dünyası arasında diyalog kurması için sergilenebilir.  
Bu konuşma ile ilgili yazdığım küçük bir eskizi, olduğu gibi okumak istiyorum:
Teknik olarak 1-0 geride başlıyor. Ağzıyla kuş tutsa. Ama muhafazakâr söylem. Bebek örneği: derdini ifade etmek, ağlamak; annesi ilgilenir ama sergideki sanatçının annesi değilim. Ağlamak da teknik. Derdini ifade etmek için teknik geliştirmek, iletişim için. Yoksa kendisi için eskiz; sunmak için değil. Bunu da oku, örnek olarak ver.
Aslında böyle bir yazıda bile ortaya kavramlar attığım için beyinlerde imgeler oluştu. Ancak bütün konuşma böyle olsa beni ne kadar ciddiye alabilir ve dediklerimden ne kadarını anlayabilirdiniz? Bu bir performans sanatı olur muydu? Amacım performans sanatı yapmak mıydı? Yoksa amacım derdimi en düz ve herkesçe anlaşılır bir biçimde ifade etmek mi? 
Şimdi başta gevelediğim cümlelere döneyim ve derdimi düzgün bir şekilde ifade edeyim. Benim teknik yön özelinde önem verdiğim şey iletişim kurabilmek. Bir düşünceni iletmek istiyorsun. İletişim yöntemini ya icat edeceksin ya da mevcut iletişim yöntemlerinden kendine uyanı keşfedeceksin. Ancak iletmek istediğin düşünceni – eğer amacın onu net anlatmaksa – serseri kurşun olmadan aktarmak için her durumda o yöntem üzerine ustalaşacaksın. Hele amacın düşünceni net aktarmak değilse bile bunun yöntemini geliştireceksin. 
Örneğin bir bebek annesine derdini ifade etmek için çeşitli şekillerde ağlar. Bebek, ağlama biçimleri üzerine yöntem geliştirir – ki hayatımız boyunca da bu süreç devam eder – ve annesinin onunla işine yarayan şekillerde ilgilenmesini sağlamaya çalışır. Annesi de çocuğun ağlama şeklini anlama tekniği üzerine ustalaştığı için onun ne tip sorununun olduğunu anlar. Böylece aralarında sağlıklı bir iletişim kurulur. Ama ben tabii ki de sergideki sanatçının annesi değilim. Eğer sanatçı bana derdini net bir şekilde ifade etmiyorsa, bunun için bir yöntem geliştirmeye çalışmamışsa, denemeler veya süreklilik ile kendini tanıtamamışsa, yani teknik olarak iletişime geçme niyeti yoksa ben neden o kişiyle iletişim kurmaya çalışayım? 
Başka bir konuya geçeyim. Kültürel olarak yaratılmış çok çeşitli ses dizileri vardır. Batı müziğinden alışık olduğumuz diziler majör ve minör dizilerdir. Her ses dizisinin oluşturduğu evrensel duygular vardır. Minörler insanda hüzünlü ve melankolik, majörler ise mutlu ve hafif bir etki yaratır. Her kültür de farklı duyguları farklı ses dizileriyle verebilir. Kendin de yeni ses dizileri yaratıp bunların sebep olacağı duygular üzerine deneyler yapabilirsin. Amaçladığın duyguyu aktaracak ses dizisini kullanırsın. Ancak mutlu bir duygu aktarmaya çalışırken hüzün veren bir ses dizisi kullanırsan, isteğini ifade edememiş olursun. 
Bir notayı tam basabilirsin veya tam basmazsın. Bu çağda teknik olarak yanlış nota yok; yanlış gibi duyulan bir ses, atonal müzikte ton dışı nota olarak tanımlanıyor. Her armonik altyapıda aslında her notayı basabilirsin ve bunu kendi yorumun olarak algılatabilirsin – amacın atonal müzik yapmaksa veya ton dışı durumlardaki duyguları ve teknik yapıyı sorgulamaksa. Ancak hedefin tonal yazılmış bir parçayı tonal olarak aktarmaksa ve notaya tam basamazsan doğal olarak o nota detone olarak tanımlanır. Bu da parçayı hakkıyla veremedin ve kafa karıştırıcı bir yorum yaptın demektir.  
Deniz:
Yani istediğin etkiyi yaratmak için tekniğe hâkim olmak gerekiyor.
Kültürel üretimlerden bahsetmeye devam edersek, etrafımızda maruz kaldığımız görseller ve yetişme şeklimiz de beğenimizi ister istemez etkiliyor. Müzikal bir çizgi filmden örnek vereceğim: Fantasia. Onu önemli yapan şeylerden biri çizgi filmin hem arketiplere dayalı hikâyelerden hem de biçimlerden yola çıkarak varoluşsal kaygılarımıza hitap eden konuları işlemesi. Karanlık ve aydınlık mesela… Zengin kültür ürünlerine ne kadar erken yaşta maruz kalırsanız o kadar yüksek beğeniye sahip olursunuz demek mümkün. 
Beğenimizi nasıl daha optimum bir noktaya getirebiliriz? Akademik eğitim alarak ve batı medeniyetinin kanonlarına iyi hâkim olarak bunu başarabiliriz. “Klasik eserler okunmalıdır,” denir ama nedenini kimse açıklama gereği duymaz. Klasik bir eser, gazetelerin cumartesi ekinde tanıtılan herhangi bir kitaptan çok daha anlamlı olacaktır. Çünkü günümüzün modasında uymanın ötesinde daha derin anlamları olan hikâyeleri konu edinir bu yaptılar. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında olduğu gibi.
Bunların yanı sıra ilk defa duyduğunuzda istemsizce beğendiğimiz sanat eserleri olabildiği gibi anlamlandıramadığımız eserler de oluyor. Belki de ait olduğumuz kabile beğenilerimize yön veriyor. Bazı arkadaşlarımla aynı yerde yetişmiş olsam da tercihlerimiz farklılaşabiliyor. 
Tolgay:
Dünyada “verneküler” olarak isimlendirilen anonim ve yerel yapım yöntemleri vardır. Bulunulan coğrafyadaki yerel malzemelerin teknik yeterliliklerine, topoğrafyaya ve iklime uygun inşa yöntemleri geliştirilir. 
Yine de ne kadar farklı iklim, coğrafya, malzeme veya kültürden olursa olsun, ortak bir yapı dili de oluşabiliyor. Çünkü dünyanın fiziksel kapasitesi, belli yapım yöntemlerini dikte eder; eninde sonunda yerçekimi var ve korunmak için üstünü örtersin. Bunların da dünyada inşa yöntemleri belli. Biz de şu anda en ilkel şekilde bir yapı yapmak istesek çok farklı şeyler ortaya çıkarmayacağız. Tüm bunlar arketip.
Kabile konusu ile ilgili olarak, ses renklerinden örnek verebiliriz. İnsanda kulağa ilk çarpan, ses rengidir. Tenor, bariton, bas, puslu, kadife, berrak… Beğeniler daha ilk başta ona göre oluşabiliyor. Ben baritonum ve ailemin de ses rengi benzer. Bebekliğimden itibaren beni bu ses rengiyle sevdiler. Güven duyduğum kişilerle çevrildiğimi içgüdüsel olarak anlayabilirim. O ses renklerine olan güven hissimden dolayı da o renkleri beğenebilirim. Çok tiz sesler bana yabancı gelebilir. O yüzden tiz sesli kişilerin sesini beğenmeyebilirim. 
Teknik olarak algılayamadığın bir şeyi beğeni konusunda değerlendirmen mümkün olabilir mi?
Deniz:
Büyü gibi gelir. Beğenmek mümkün; çünkü bir şey teknik anlamda yeterliyse ve bazı arkaik temellere dokunuyorsa istemsizce bir beğeni hissi oluşur. Tam olarak neyi algıladığımızı bilmesek de bütüncül bir sanat eserine karşı istemsizce bir beğeni duyabiliriz. Bazı resimlerde kompozisyonu ilk başta okuyamıyorsunuz ama resmi çok beğeniyorsunuz ve nedenini açıklayamıyorsunuz. Çünkü beğenmenize sebep olan öğeler çok iyi kurgulanmış. Biz bu tekniklere hâkim olmasak da beğenmemizde bir engel yok. Bazen de algılamadığımız ve alışkın olmadığımız şeylere karşı bir iğrenme hissi oluşabiliyor. Onlara da zamanla alışabiliyoruz. 
Hepimiz sanata ihtiyaç duyuyoruz; çünkü sanat, maddi dünya ile duygu dünyamız arasındaki kapı görevini üstleniyor. Dünyadaki yerimizi algılamamızı ve bilincimizle olan ilişkimizi kurmamızı sağlıyor. İyi bir film kendinizle ilgili başka bir anlamı keşfetmenizi sağlayabilir. Aslında hepimizin iyi bir hikâye duymaya ihtiyacı var. Birisi ilginç bir yaşam anısını anlatsın ki biz de oradan bir şeyler öğrenelim ve yaşam içerisinde kendi yerimizi bulmamız için bir katkı sağlasın. Hikâye anlatmayı da plastik sanatlar kendi imkânları içinde, müzik ve sinema da kendi imkânları içinde yapıyor.
Barış:
Beğenmek ve teyit etmek için hep ikili bir durum mu yaratıyoruz? Hem deneyimleyeceğiz hem de bir liste oluşturup maddeleri onaylayacağız. Mesela başarılı bir görsel dili var ama kurgu yanlış.
Tolgay:
Evet, bir eserin beğenilmesi konusunda değerlendirebileceğin birçok katman var. Çizgi filmlerde çizim tekniğinden hikâyeye, kurguya ve akışa kadar değerlendirebileceğin birçok katman var. Bunlardan birisi eksik veya çok iyi olabiliyor. 
Teknolojik gelişmeler ile beğenimiz de evrim geçiriyor mu?
Deniz:
Teknolojinin gelişmesiyle (bilgisayar oyunları, V.R. teknolojisi, vb.) hikâye dinleme ihtiyacımız en mükemmel hâliyle karşılanmaya başladı. Gelişen teknolojik araçlar birçok duyuya hitap ederek yoğun bir hissiyat sağlıyor ve bu hissiyat gerçeğe mümkün olduğunca daha yakın hâle geliyor. Neredeyse trans hâlinde olunca insan da o dünyanın içinden çıkmak istemiyor. Ama sanat konusunda bunun bir dezavantajı var. Maruz kaldığımız aşırı cafcaflı görsellere kendimizi kaptırabiliyoruz. Sanat, bilincimize hitap etmekten ziyade ilkel duygularımıza hitap eder oldu. Daha dekoratif, cafcaflı, yüzeysel ve geleceğe kalmayacak eserlerin oluştuğu bir dönem bu. Bunun ne kadar teknolojiyle ilgili olduğunu da bilemeyiz – daha ziyade çağın ruhu biraz yüzeysel ve eğlenmek üzerine kurulu. Bazı örnekler görsel şölen olmasına rağmen arketiplere dayalı bir hikâye anlatmadığı için sadece propaganda olarak kalıyor. Hikâyenin kurgusu olmuyor. Bazen de çok basit gösterim teknikleri ile hayatın içinden ve arketiplere dayalı durumları anlattığı için başarılı olan örnekler var. Yani bu durum içerikle de ilgili.
Tolgay:
Evet, bazı örnekler çok sade bir şekilde derdini anlatıp temel bir iletişime geçiyor. Bazı çağdaş örneklerde ise kurgu ve hikâye akışı bile oturtulamadığı için yapı hatalar ile dolu. Sağlıklı bir şekilde derdini anlatamıyor. 
Örneğin 90’lardaki bilgisayar oyunları pikselliydi. O zamanlar buna takılmıyorduk çünkü o çağdaki diğer örnekler ile kıyaslıyorduk. O yetersiz görseller hayal gücünü daha çok tetikliyordu çünkü görsel olarak bitmiş bir şey sunmuyordu. Teknik gösterimdeki yetersizlik sana hayal gücü olarak dönebiliyor. Teknoloji geliştikçe görseller daha detaylı ve kesin sunulabiliyor. Burada da başka şeyler hayal ediyorsun tabii. Zaten bir süre sonra sana ne verilirse alışıyorsun. 
Bir yandan da pikselli oyunlara geri dönüş var. Indie oyunlar cilalı görsel tekniğe yüklenmektense atmosfere yönelik bir kurgu üretmeye başladılar. “Stranger Things” dizisinde de gördüğümüz üzere 80’lerin görsel ve işitsel tarzlarına geri dönüş var. Örneğin mimari gösterim tekniklerinde çok gerçekçi görsellerdense artık daha soyut, çok fazla detay göstermeyen, atmosferi anlatan ve hayal gücünü izleyene bırakan görselleştirme tekniği moda olmaya başladı. Ama bunlar yine moda ve çağ ile alakalı olduğu için bu konuyu da gelecek aylara aktaracağım. 
Örneğin 2007’de çıkan Crysis oyunu, kendi çağı için görsellik alanında çığır açıcıydı. Diğer oyunlar hâlâ pikselliyken, Crysis çok üstün bir görsellik sunuyordu. Ancak 2007 yılında ben bu oyunu oynayamadım çünkü o yılda ev bilgisayarlarının donanımı bu oyunun oynanmasına hazır değildi. Sadece çok yüksek fiyatlı ve ileri teknolojiye sahip bilgisayar donanımlarıyla bu oyunu oynayabiliyordun. En düşük kalitede oynamak da saçmaydı çünkü bu oyunun özelliği en yüksek kalitede o görsel zevki almaktı. Hikâyenin tadı ancak o seviyede çıkıyordu. 
2018 senesinde – 11 sene sonra – nihayet oynayabildiğimde, oyunu bir türlü beğenemedim çünkü kurgusu bu çağ için yeterli değildi. Çok fazla tekrar vardı ve çok klişe konuları işliyordu. Görseller 2018 yılındaki oyunların seviyesinde olsa bile diyaloglar ve karakterler öteki oyunlarla kıyasla vasat kalıyordu. Yani; bir tekniği çağının çok fazla ilerisinde yaptığında, gelecekteki o çağda demode kalabiliyorsun. 
 
Nursel:
Bu, “Algılayamadığını beğenebilir misin?” sorusunun cevabı değil mi? Sen o oyunu algılayamadın ve beğenemedin. 
Tolgay:
Evet, beğeni konusunda değerlendirmeye fırsatım bile olmadı. Eğer imkânım olsaydı ve 2007 senesinde Crysis’i oynayabilseydim, konusuyla ve görselliğiyle diğer çağdaşlarına fark atacağı için büyük ihtimalle beğenecektim. Ancak deneyimleyebildiğin zaman – yani aktarım ve iletişim olduğu zaman – beğenme konusuna geçebiliyorsun.  
Ayrıca eğer bin sene önce fırçayla yapılmış bir işi beğenebiliyorsam herhâlde şunu da diyebilirim ki teknolojik gelişmelerin benim beğenim üzerinde çok da birincil önemi olmayabilir. V.R. gözlükler, yazılımlar, görselleştirme teknikleri, tuval, kalem, fırça… Bunlar iç ve dış dünya arasındaki kapıyı açmak için birer araç diyebilirim. 
Sanatta imgeler ve temsiller söz konusu. Peki, salt temsilin (A’yı B olarak göstermek) veya salt hislere hitabın (heyecan, uyuşma, trans, vb.) beğenide yeri olabilir mi? Örneğin kuş seslerini görsellere çeviren bir algoritma sonucu ortaya çıkan görsel bir animasyona olan beğenimiz ne ifade eder?
Deniz:
Bu, ilkel duygulara hitap eden görsel bir şölen. 
Barış:
İnsanın sürekli maruz kaldığı durumlar tüketme hâlinden kaynaklanıyor. Beğenmenin ömürlük olabileceğini düşünüyorum.  
Seren:
Bu bana kişisel geliyor. Ufak bir şeyin bendeki bir noktaya dokunması, bir işi beğenmemde yeterli olabilir. Psikolojik yöne girecek bu da. 
Alican:
Beni salt teknik de cezbedebilir. Örneğin Georges Perec’in “Kayboluş” romanında denediği cüretkâr ve deneysel teknik beni büyülemişti. Ancak kitaba dair başka bir şey hatırlamıyorum. Belki yazar bunu da sistematik olarak yapıyor. Bu yüzden teknik yön dışında farklı bir beğenim oldu mu? Hayır. Genel olarak sadece teknik yönünü beğenmiş oldum çünkü aklımda hiçbir şey kalmadı. Benim yaşamadığım bir dönemi anlatmasından dolayı ilişki kurabileceğim bir hikâyesi de yoktu. Zaten sistematik olarak her bölüm sonunda bölümde yazan şeyleri unutuyordum. 
Su:
Çağdaş sanatta rastladığımız o deneysellik ilginç – belki de olması gereken bir şey. Ama beğendiklerimizin mutlaka arketiplere dayalı anlamları oluyor. Bir iş, tarihsel bir olaya bilinçsizce referans verebiliyor. 
 
Tolgay:
Bazen salt temsil karşısında “e yani?” diyebiliyorum. Tamam A’yı B şeklinde gösterdin, aferin. C şeklinde de yapabilirdin. Bu belki de sergileme türü olarak teşhire giriyor. 
Deneyim zaman ve mekân ile de alakalı. Belirli bir zaman sürecinde bir mekân içerisindeki deneyimini de beğenebilirsin. Hele bu deneyim, bir anlamı aktarmak üzerine de kurgulanmış olabilir. Beğeni, zamanla ve mekanla deneyimlenen bir şey olabilir. Ancak bazen anlık bir şey de uzun süre hafızanda yer edebilir ve bu yüzden onu da beğenebilirsin.
Alican, Perec ile takdir olayına girmeye başladı. Takdir ile beğeni arasındaki ilişkiye değinelim. 
Deniz:
Hepimiz kahraman hikâyeleri duymak isteriz. Sıradan bir insanın yaşamındansa kahramanların nasıl yaşadıkları ve neler yaptıkları daha fazla ilgimizi çeker. Bunun sebebi de kahramanın bu zor hayatta insan üstü bir çabayla bütün bu zorluklara karşı gelmesi ve idealini gerçekleştirmesi. Hepimizin ulaşmak istediği noktalardan biri bu. Bunu başaran kişiye de ister istemez bir hayranlık duyuyoruz. Takdir etmek bu histen gelen bir şey. Hatta büyük başarı olayları mitolojide ve sanat tarihinde çokça ele alınmış bir konu. Beğeni ise daha ziyade zevklerimize hitap eden bir şey. Arketiplere dayalı anlamları olan ama bizde iyi duygular uyandıran şeylere karşı duyduğumuz his. 
Seren:
Mükemmel bir emekle hazırlanmış bir tiyatro oyununu aslında çok beğenememiş olsam da ayakta alkışlıyorum. Ama o takdir alkışı; beğeni alkışı değil. Takdir ve beğeni farkı benim için böyle. 
Tolgay:
Sadece takdir hissettiğimde yine “e yani?” diyorum. Takdir hissimin dışında beğenime hitap eden bir şeyleri aramaya başlıyorum.  
Örneğin bazı mühendisler ideal yapısal dengeye ulaşmak için olabildiğince simetrik ve ideal geometriye sahip düzenler arıyorlar. Hâlbuki doğada ve yaşamda böyle bir şey yok. Yaşam; isteklere, amaçlara ve hedeflere yönelik harekete geçmektir. Yapı da bu isteğe uyum sağlamak üzere geliştirilir; kısıtlar ve engeller de o isteğe ulaşmak üzere çözülür. Hele doğa, hiçbir amaca hizmet etmeyen dekoratif şatafata bile kaçabiliyor. İleri derecede evrimleşmiş dinozorların çoğunun yelesi veya çıkıntılarının yapısal veya işlevsel hiçbir önemi yok. Sadece varlar. Hele bazen yaratığın işini zora bile sokabiliyorlar. 
Deniz, kendi üretim süreçlerini göz önünde bulundurursan, yaptıklarını teknik yönde beğenmeni nasıl sağlıyorsun?
Deniz:
Genel olarak figüratif çizimlerim var. Desen ağırlıklı bir eğitim aldım. Resimlerimde renk de kullanıyorum. Çizgisel bir anlayışım var. 
Benim için düzgün biçim çok önemli. Baktığını çizebilmek gerekiyor. Bunun için de desen anlayışınızın çok iyi olması lazım. Oran ve orantıyı iyi kurgulayabilmenizin yanında estetik çizgilerinizin de olması gerekiyor. 
Doğru çizebilmek aynı zamanda insanı illüstratif bir yanılsamaya da götürebilir. Bir çizer, sokakta birisinin tıpatıp aynısını çizer. Senin dediğin gibi “e yani?” dersin. O tür çizimler bu dünyaya fazla ait oluyor. Duygu dünyamızla iletişim kurmamıza izin vermiyor. İllüstrasyon, sanat tarihinde çokça kullanılan bir değer ama tek başına yeterli değil. 
İllüstrasyon daha yüzeysel bir anlatım. Birebir taklide gittiğin zaman bugünün sosyokültürel değerleri içinde bir anlamı olan ama geleceğe bırakamayacağın bir iş üretmiş oluyorsun. Bundan kaçınmak için de kendi karakterimi işin içine koymaya çalışıyorum. Böylece bana ait figürler yaratmış oluyorum. Resimlerimde kişileri ve duyguları genellikle hayvanlar üzerinden ifade ediyorum. Mesela sürekli kullandığım bir timsah figürü var. O timsahı nerede görseniz “Bunu Deniz çizmiş,” diyebilirsiniz. Yani özgün olmak… Düzgün çizmenin yanında özgünlük de önemli.
Sen kendi işlerini teknik yönde beğenmek için nelere önem veriyorsun, Tolgay?
Tolgay:
Mimarlıkta işlev ve yapıya önem veriyorum çünkü ikisi de matematiksel doğrular üzerine kurulu. Bir binanın insan ebatlarına ve kültürel alışkanlıklara göre doğru işlemesi ve yıkılmaması… Ama bunlar tabii ki de ikincil karar. Önce kendimin ne istediğine odaklanıyorum. Sonra o çağ ve kültürde doğru işleyecek mekânsal kurguyu nasıl oluşturabileceğim üzerine çalışıyorum.  
Müzikte ise vokal olarak tonaliteye, şarkı sözü yazarken de prozodiye dikkat ediyorum. Bestelerimde bölümleme ve armonik altyapıya özen gösteriyorum. Müzikte, mimarlıkta aldığım kadar eğitim almadım. Birlikte müzik yaptığım müzisyenlerin sahip olduğu teknik bilgiye de henüz sahip değilim. Ancak on tane beste yaptım. Boyumu aşmayan ve bu teknik yeterlilikle gücümün yetebileceği tasarımlar yaptım. Böylece temiz eserler çıktı ortaya. Üstün armonik bilgiye sahip olan gitarist arkadaşım bile hepsini beğenebildi. Boyumu aşan bir işe girişseydim büyük ihtimalle çuvallayacaktım. 
Süreç eskizlerimi ve belgelerimi de sergileyebilirim; ama onların kimseyle iletişim kurmasını beklemem çünkü onlarla sadece ben iletişim kurabilirim. Eskizlerimde kendime bir şey anlatmak ve not almak istemişimdir. Sergilenecek kadar bir değerin eskizlerden ortaya çıkacağını zannetmiyorum. Sonuçta onlar tek taraflı bir süreç belgesi. Süreci takip etmek için meraklısına... 
Sizce teknik yön özelinde beğeni göreceli mi? Teknik ne kadar göreceli olabilir?
Deniz:
Mimar Sinan’da resim okurken hocalarımız, resimsel düşünme yöntemlerini öğrenmek için, kendimize yakın hissettiğimiz ustalara bakmamızı önerirlerdi. Mesela bazı ustaların işlerini – çok iyi olsalar da – kendime yakın bulamadım. Yani teknik olarak başarılı olan işler bize bir şey ifade etmeyebilir. 
Seren:
Psikoloji dâhil diğer etmenleri de göz önünde bulundurunca olay göreceliliğe dönüyor işte. Bir işin sadece teknik anlamda yeterli olması bana yetmeyebilir. Ben hep o dokunuşu arıyorum. 
Bora:
Bir esere baktığımda harcanan emeğin ve değerin farkına varabiliyorum ama o eser, şu anki duygularıma hitap etmeyebilir. 
Tolgay:
Örneğin Asmalı Mescit’in sıkışık masalar arasından geçtiğin on sene önceki hâli şehirciliğe göre hatalı ve tehlikeliydi. Kaotik bir karmaşa arasından sıkışarak geçmeye çalışıyor ve çoğunlukla duruyordun. Ancak bu hâli benim çok hoşuma gidiyordu. Hızım azalıyordu ve etrafa bakınıyordum. O canlı ve eğlenceli ruh hâli bana güven hissi veriyordu. Yine psikolojiyle alakalı. Teknik bir hataya rağmen beğenmemiz başka yönlerden dolayı olabiliyor. 
Su:
Shakespeare’in oyunlarından Hamlet’i çok severim ama genel olarak filmlerini beğenmem. En iyi oyuncular oynamış olsa da bir iletişim kuramıyorum. 90’lardan beri iyi bir Hamlet filmi gelsin diye bekliyorum.
Deniz:
Teknik göreceli değil. Tekniğiniz yetersizse işinizi beğenilecek bir noktaya getiremezsiniz. Sanatçı olarak işin içine ruhunuzu katıp insanlarla bağ kurmaya çalışıyorsunuz. Karşınızdaki kişide bir his yaratmak için bir hikâye yazıyorsunuz aslında. Tolgay, bebek ve annesi örneği ile iletişim kurmak için bir teknik geliştirmekten bahsetmişti. Yani beğeni, tekniğinizi geliştirdikten sonraki aşama. Sanatçının beğeni aşamasına geçebilmesi için de bence arketiplere dayalı hikâyeler anlatması gerekiyor. Bunu da özgün bir şekilde yapıyor olması lazım. 
Su:
Antik Mısır’dan gelen ve binlerce yıldır aynı olan belli plastik değerler var. Bazı değerleri de değiştiremiyorsun. Açık-koyu, kompozisyon, kadraj, desen, çizgi, ön-arka, vb. Göz, bazı değerleri her yer ve zamanda bulabiliyor. 
Bora:
Teknik bilgim olmasaydı ben o beğeniye sahip olmayacak mıydım? Beğendiğim şey, bendeki hangi his ya da ihtiyacı karşılıyor? Beğeninin süresi, şiddeti veya hayatımdaki bağlantısı ne oluyor? Beğendiğimi istiyor muyum? Ondan bir beklentim var mı? 
Tolgay:
Beklentim olduğu için mi beğenmeye başlıyorum? Bunlar da tam gelecek ayların soruları. 
Seren, mesela hiç şöyle bir durum olabilir mi? Bir tiyatro oyunu izliyorsun ve oyuncular o kadar başarısız oynuyorlar ki… Ama en sonunda “Ah, çok beğendim,” diye alkışlıyorsun. Böyle bir durum olabilir mi?
Seren:
Yok onu yapamam zaten. Öyle yaparsam kendimi kandırırım ve sahte hissederim. Emeği alkışlamak zaten olması gereken bir şey. Bir emek olmadan da çok özel bir hissimi yakalamışsa az da olsa alkışlarım. 
Bora:
“Birileri beğendi ve alkışlıyor diye ben de alkışlayayım,” durumu da olabilir. 
Tolgay:
Bu da üçüncü oturumun konusu. Toplum baskısı ile beğenmek… Beğeninin ekonomik ve politik yönü…
Bora:
Benim içsel dünyam biricik. Başkalarının içsel dünyalarıyla benim içsel dünyamın birleştiği ve kesiştiği noktalar olabilir. Bu da muhakkak aynı mayadan gelmeyi açıklıyor. 
Benim yaptığım çiziğin içimde bir bağlantısı varsa o çizik benim için çok kıymetli olabilir. O noktada işimi başkasına beğendirme kısmı, egomun devreye girmesi ve egoma nereye kadar izin verdiğim ile ilgili. Instagram’a müthiş bir heyecanla bir resmimi koyuyorum ve beğeniyorlar. Peki, o resmi bana yaptıran histen uzaklaşıyor muyum, yoksa o his hâlâ canlı mı? Beğenmek ve beğendirmek hisleri arasında gidip geliyor ve kayboluyor muyum? Yoksa içimdeki bir alanda o enerji ve hissi hâlâ koruyabiliyor muyum? 
Deniz:
O kendi bilincin ile dış dünya arasındaki ilişki. Biraz ünlü olmayla da ilgili. İnsanlardan aldığın o olumlu görüş insanın psikolojisini iyi yönde etkileyebiliyor. Ünlü olduğun zaman “Artık yapıyorum,” ve “Tamam, oldum!” hissi geliyor. Resim yaparken bir yandan da sürekli kendini eleştirmen ve içine dönüp bakman gerekiyor bence. Bilincin ne istiyor? Gözüne nasıl imgeler geliyor? Instagram ve Facebook, senin kendinle kurduğun ilişkiye zarar verebiliyor.  
Tolgay:
Ayrıca bu, beğenen kişinin Instagram’ı kullanış yöntemi ve motivasyonuna da bağlı. Hızla geçerken önüne gelen her fotoğrafı beğenen birisi mi sizin işinizi de beğendi? Gerçekten düşüncenizi aktarabildiğiniz ve onda bir şeye dokunabildiğiniz için mi beğendi? Beğenmeyen kişi de sizi anlamadı mı? 
Alican:
Bazı sınırlamalar bana muhafazakâr geliyor. Bireysel fikirle şekillendirdiğin şeyde pek iki kutuplu temel kalmıyor. Bu sınırlar, içsel bir şeyi muhafazakârlaştırabilir. 
Tolgay:
Motivasyonlarla alakalı. Tabii ki de ben zengin bir Arap müşteriye “Bakın, mimari görselleştirme sanal bir mecradır ve kandırmacadır; size hayal ettiğimiz atmosferi anlatan muğlak bir bina illüstrasyonu göstermemiz, son ürüne daha yakın sonuç verir,” demem. Çünkü o, sanki yapılmış kadar gerçekçi bir görseli anlayabilir; ona değer verir. Ben de ya öyle bir müşteri seçmem ya da (çok istersem) ona anladığı dilden görsel sunarım. 
Ben de tam bununla ilgili bir çıkarımda bulunmuştum:
Sergilenen bir işin belli bir teknik yeterlilik skalası, karşısındaki izleyicinin de belli bir teknik donanım skalası var diyelim. Bu skalalardan doğru ya da yanlış olarak bahsetmiyorum. Hem – yönelimlerle alakalı olarak – ses rengi gibi hem de bir teknik yöntemin geliştirilmesi olarak düşünelim. İstenilen de eser ile izleyici arasında bir aksaklık olmadan iletişim kurulması. 
Uç bir örneğe gidelim. İzleyicinin önünde onun teknik bilgisinin ötesinde geliştirilmiş bir tekniğe sahip bir iş var. O tekniği algılayamayacağı için önündeki iş izleyiciye büyü gibi gelecek. 
Notalarını çalışmadığım bir şarkıyı dinlediğimde ona bayılabiliyorum çünkü o mistik hava bana büyü gibi geliyor. Besteci zaten şarkının matematiğini güzel kurmuş. Ben de şarkının altyapısını bilmediğim için büyüleniyorum. Şarkıyı öğrenmeye başlayıp şarkının matematiğini çözünce o ilk sahte büyü ânı kayboluyor. Ancak yerini daha derin bir takdire ve beğeniye bırakıyor çünkü keşfedip çalıştıkça onu içselleştiriyorum ve yorum katmaya başlıyorum. Yani izleyici olarak işin içine girip o işin tekniği üzerinde geliştikçe sahte büyü yerini derin bir beğeniye bırakıyor. 
Öteki uç örnekte ise izleyicinin teknik donanımı, öğrenimi veya algıları çok gelişmiş diyelim. Karşısında ise özensiz icra edilmiş, serseri kurşunlarla dolu ve neyi aktarmak istediği belli olmayan bir iş var. Onun da gözü o serseri kurşunlara ve teknik aksaklıklara takılır. Daha ileriye ancak hoşgörü ile geçebilir. Önündeki iş ona şaka gibi gelir. Belki ona zaman bile ayırmak istemez. 
Kentteysen o telefon çekecek. En ufak parazit vermeyecek. Elektrik İstanbul’da kesilmeyecek. Donanımı en gelişmiş hâle getirilmiş şehir yerleşkesinde en ufak telefon veya elektrik kesintisinde tepem atar ve oraya takılırım. Köydeysen veya dağ başındaysan telefonun çekmemesi veya elektriğin olmaması doğal olabilir; ona göre uyum sağlarsın. Arayışın dağ başında insanlardan uzak bir yaşamsa zaten o parazite katlanırsın.
Üçüncü bir örnekte ise izleyicinin teknik donanımı ile karşısındaki işin tekniği senkronize. Yani iletişim sağlanmış; aradaki kablo mesajı iletmek için yeterli derecede sağlam.  
Bence teknik yönde görecelilik bu üç örnekte bahsettiklerim paralelinde.
İzleyici pozisyonundayken teknik olarak kendi donanımızdan farklı, daha az veya çok geliştirilmiş bir işle karşılaştık diyelim. Yani karşımızdaki iş bize parazit veya sahte büyü hissi veriyor. Belki böyle durumlarda değerlendirme yapmamak en sağlıklısı. 
İzleyici olarak; eğer önümdeki iş sahte bir büyülenme hissine yol açarsa, orada anlamadığım bir teknik olabileceğini ve o işin bana bir şey ifade etmeye çalıştığını düşünürüm. Daha tam algılayamadığım için de iş hakkındaki bilgimi arttırırım ki tekniği algılayabileyim. (Crysis için o pahalı bilgisayarı alırım.) Çalışırım. Değerlendirmemi sonraya bırakırım. 
Tam tersi olarak eğer iletişimde parazit varsa, o parazit arasından mesajı alacağım diye sabretmem. O başarısız tiyatro oyununun ortasında da çıkarım çünkü ben oyuncuların annesi değilim. 
Onun için sürekli senkronize olacağım işleri ararım. Zaten senkronize olduğun bir eser karşısında otomatik durursun ve iletişim kurmaya başlarsın. 
Yaratıcı olarak ise; hitap ettiğim hedef kitleye uygun teknik skalada bir işi vermeye çalışabilirim. Eğer musikişinas insanların önünde konser vereceksem dikkat etmem gereken çok gelişmiş teknikler var. Mesajımı ancak öyle aktarabilirim çünkü onların takılacağı çok detaylı noktalar olacak. Eğer o detayları hakkıyla veremezsem orada anlatmak istediğimi iletemeyeceğim. Tam tersi, bu konulardan çok uzak bir seyirci önündeysem de her detaya aşırı takılmam, sürüş keyfini rahatça çıkarırım. Belki başka katmanlara odaklanırım veya daha deneysel yaklaşırım. 
Gelecek oturumda beğeninin psikolojik ve semantik yönleri hakkında konuşacağız.